Evinizin salonuna asıp, belki saatlerce sıkılmadan bakabileceğiniz hareketli tablolar düşünün.
Marco Brambilla’nın Megaplex Üçlemesi sergisi, İtalyan sanatçının üç boyutlu film kolajlarından oluşturduğu bir üçleme. Ve, 400’den fazla sinema filmini bir araya getirerek, hiç durmadan değişen tablolara benziyor . . .
Creation (2012), Evolution (2010) ve Civilization (2008) olmak üzere üç ayrı eser, izleyici önlerinde uzun uzun –belki saatlerce- tutabilecek kadar ilginç hallere bürünüyor.
Bakan hep diri bir merakla kalıyor, ‘tabloların’ önünde.
Eserlerin üçünde de sıkışıklık, sıkışmışlık, kaos ve curcuna halinde renkler hakim. Her an her yerden bambaşka bir görüntü çıkıyor. Kronolojik bir sırada seyretmek şöyle dursun, iç içe geçmiş zamanlar ve mekanları aynı anda sunuyor eserlerin her biri. Bir başlangıç ve bir son yok . . .
Yorumlanması algıdan algıya çok değişir elbet, fakat ben kısacık da olsa eserlerin bende bıraktığı hislerden bahsedeyim . . .
Yaratılış (Creation) isimli eser, sonsuz bir sarmal içinde yitip yok olan insanları, çiçekleri, böcekleri, kuşları, eşyaları ve yüzlerce değişik sahneyi gözler önüne seriyor.
Sarmal, üstünde yaşadığımız dünya ise –ki iç
Borusan Contemporary, 28 Şubat Cuma günü üç yeni serginin açılışını yaptı.
Sergilerden biri, bakana önce “az” görünen, fakat hiç de kolay olmayan teknolojik bir ince işin, yoğun bir çabanın ve zor bir felsefenin sahibi; İrlandalı sanatçı John Gerrard’ın Exercise’ı . . .
İleri teknolojide bir üretim, kasvete varan yalnızlık ve sadelik ve tüm bu yalın anlatımın içine özenle işlenmiş sorgu.
John Gerrard’ın Exercise üçlemesinin (Dunhuang 2014 – Djibouti 2012 – Abadan 2011) aslında tamamını kapsayan bu his, sanatçının eserlerindeki merkezin insan vücudu olmasıyla bağdaşıyor belki de . . .
Exercise (Dunhuang) 2014 hakkındaki her şey, İngiliz bir filozof arkadaşının Gerrard’a Google map’te gizemli bir yer bulduğunu söylemesiyle başlıyor. Çin çölünün ortasında derli toplu bir karayolu ve ufak bir kasaba bu. Gerrard ve ekibi, Çin’e yolculuk ediyor ve sözü edilen esrarengiz yere ulaşıyorlar. On günlük gözlemin sonunda ortaya bu sergi çıkıyor.
İzleyici, az önce bahsettiğim düzenli karayolundaki bir işçiyi üç farklı sanal kamera ile üç farklı yerden izliyor; 1. insan boyu yüksekliğinden, 2. dairesel alçak uçuş yapan insansız uçağın bakış açısından, ve 3. uydunun dikey
Anası belki de dedi ki ona;
“Yakında dünyamız kurtulacak oğul, sabret.”
Kimbilir, belki de dedi ki;
“Hırkanla çorapların var torbada, tut sıkıca, elinden bırakma.”
El kadar bebenin umudunu yitirmesinden öte keder var mıdır anasına?
Yalnız dört yaşındaydı;
Ve dünyanın bütün yükünü kollarında taşıyacak kadar büyüktü Marwan.
Yeteri kadar büyüktü;
"Savaşa gitmeyen, ama savaşın en büyük kaybedenleri" olan kadınların kitabı . . .
“Savaşların bütün hafızalardan silinmesi için bir hatırlatma . . .”
“Kadın Yazarlardan Savaş Öyküleri”ni derleyen yayıncı yazar Halil Gökhan böyle anlatıyor yeni çıkan kitabını.
Ben üstüne ne eklesem eksik kalacak . . .
Kitapta, 24 kadın yazarın 24 öyküsü var; içinde nacizane benim de bir öyküm var.
Kıymetli yazarların isimleri şöyle sıralanıyor:
Alana Beril, Anuşka Şahiner, Aycan Türk, Birsen İnanç, Candan Selman, Çiğdem Keskinbıçak, Ebru Gökçe, Elif Karaca, Emine Ebru, Eda Geven, Gülnaz Kızıldağ, Gülru Pektaş, Hülda Öklem Süloş, Melis Olçum, Mukadder Kayhan, Nuran Budak Akreı, Özlem Tüm, Raşel Rakella Asal, Selma May, Sıdıka Sarpen Pabuçcu, Suna Baykam, Şirin Parkan, Vuslat Erkmen, Zeynep Esra.
Hem kitaba, hem kadın gözüne ve üslubuna dair, hatta daha da ileri gidip kadın ve erkek yazarları –hayat felsefelerinde dahi- kıyaslayarak, sevgili Halil Gökhan ile hakikaten öz ve çarpıcı bir söyleşi yaptık.
Hayatı Seviyorlardı
“Çulsuzuz resmen” dedi genç kız.
“Hiç paramız yok” dedi oğlan.
“Baksana” dedi kız, ellerini güneşe uzatıp; “Sevdiğimiz şeylere bir bak!”
Anlamadı oğlan. Bir kızın ellerine, bir güneşe baktı.
“Resim yapıyoruz, mızıka çalıyoruz, yazarlık peşinde koşuyoruz, ayakkabılarımızı kırmızıya ve mora boyuyoruz.”
“Oturacak evimiz olsa çitlerini kendimiz yapardık” dedi oğlan. “Vururduk duvarlara, sarıyı, yeşili!”
“Perdemiz olmazdı” dedi kız “Hiç perdemiz olmazdı, gecenin bile ışığı girsin içeri,
Hükümdarının dağlar olduğu, zamanın çılgın sesinin karla tek seferde ve sanki ebediyete dek örtüldüğü ufacık güzel yer . . .
Hele güneşliyken, çilli güleç bir çocuğa benziyor Bansko!
Bulgaristan’ın Pirin Dağları’nın yamacına kurulmuş kent, büyüklüğü ve her türlü zorluk derecesini yakalayabilmesiyle Doğu Avrupa’nın en iyi kayak pistlerine sahip. Özellikle Kartepe ve Uludağ’daki kalabalıktan, pahalılıktan sıkılmış Türklerin son keşfi. Bilenler çok, bilmeyenler de bir o kadar.
Ben bu sene ilk kez gittim. Otobüsle 12 saate varan uzun bir yolculuk yaptık. Uçakla gelen arkadaşlarımız Sofya Havalimanı’nda indikten sonra Bansko’ya kadar 2 saat de karayolu yolculuğu yaptılar.
Gümrükte, Türkiye’den çıkarken ve Bulgaristan’a girerken, otobüslerden iniyor, sınırı yürüyerek geçiyoruz. Bazan x-ray’den geçirmek üzere bavullar tek tek araçlardan indiriliyor, bazan yalnız görevlilerin gözüne çarpanlar. Anladığım kadarıyla şimdilik bu konuda takip edilen tek bir prosedür yok.
Bulgaristan sınırına girer girmez keskin bir duygu sarıyor insanı. Yokluk, yoksunluk evet . . . ama müthiş bir naiflik var öte yandan havada. Terkedilmiş gibi görünen pek çok kentin ortasından geçtik. Acıyla,
İmkansızların mümkün olduğu diyara yolculuk . . .
En son ne zaman yeni bir şey denedin?
Ben bir haftadır deniyorum.
Snowboard öğrenmeye çalışıyorum. Hem de hiç öyle "kar kış insanı" olmadığım, kat kat giyinmekten nefret ettiğim, düşmekten deli gibi korktuğum halde.
Olsun!
Başladım . . .
Yeni bir şey öğrenmenin yoluna baş koydum.
Yine . . .
“Bu kitap, sırtı yere gelmiş ve yenilgiye uğramış insanlığın en güzel örneği konumundaki sık rastlanan tür bir insanın yeniden doğuşunun hikayesidir.”
Takipçileri, “Tanrılar Okulu” (The School of Gods) kitabının önsözündeki bu ilk cümleyi hatırlayacaklar. Kitap boyunca yazar, kendi içindeki "Dreamer/Düşleyen" ile konuşurken, okuyucusunu düşlere salmakta, yüreklendirmekte ve özgür iradeye davet etmektedir . . .
Geçtiğimiz Cuma günü bir toplantı vesilesiyle dünya üzerinde 12 dile çevrilen bu etkileyici “bestseller”ın yaratıcısı Prof. Stefano D’Anna ile tanışma şerefine nail oldum.
Konuşurken insanın gözlerinin içine bakan, mütevazi, esprili bir modern çağ filozofu . . .
European School of Economics’in ve Future Leaders for the World programının kurucusu. Aynı zamanda hem ekonomist, hem de sosyolog.
2011’de İngilizce olarak yayınlanan son kitabı, A Dream for the World’ün (Dünya İçin Bir Düş) ardından Profesör, bu Ocak ayında 2014 yılı için hazırladığı ajandayı okuyucularına sundu.
Bu, aslında hem ajanda, hem günlük olarak kullanılmak üzere tasarlanmış büyükçe, ciltli bir defter. Bembeyaz ve çok da şık. Benim gibi defter tutkunlarının hep tekrarladığı gibi “yazmaya