Yaşam koçları, danışmanlar, mutluluk naraları . . .
Bir takım sloganlar ve nakaratlar aracılığıyla ve belki farkına bile açıkça varamadığımız “bir yerlerden” her gün kafamıza dan dan çakılan bir şey var.
Markaların iletişim stratejilerinde, reklamlarında, billboardlarda bile artık varsa yoksa, hayata karışmak, doğadan esin almak ve tabi ki mutluluk!
Öte yandan bir hayat var ki; evlerimizde, sokaklarda, haberlerde ve gözün gördüğü, kulağın duyduğu her yerde . . .
Hani bu bahsi geçen, illa ki sahip olunası, sarmalanası, elden bırakılmaması lüzum gelen “mutluluk”la uzaktan yakından alakası yok.
Çünkü:
Çocuklar ölüyor, çocuklar sokakta mendil satıyor.
Kadınlar ölüyor, kadınlara özgürlükleri unutturuluyor.
Sherlock Holmes, bir karakter olarak daha önce hiç ağıma takılmamıştı; ta ki İngiliz yapımı o şahane diziye rastlayana dek!
“Sherlock”a tutuldum . . .
Zeki kurguları, Sherlock Holmes ve Dr. John Watson’ın özenle işlenmiş karakterleri ve David Arnold’ın nefis müzikleri ile 2010 çıkışlı dizi tam bir ziyafet!
Merak edenler ve önem verenler için dizinin IMDb puanı ise 9.3.
Kim bu Sherlock?
Sherlock rolünde, yandan ayırdığı koyu kıvırcık saçları gözlerinin üstüne düşen İngiliz oyuncu Benedict Cumberbatch’i izliyoruz.
Cumberbatch’i en son 2013 sonunda vizyona giren Wikileaks filmi "Beşinci Kuvvet"te (The Fifth Estate) Julian Assange’ı canlandıran sarışın olarak izledik.
Hatırlarsanız, kendisini 2011 yapımı Köstebek (Tinker Tailor Soldier Spy) filminde de ‘Scalphunters’ın başı ve birliğine ihanet eden Peter Guillam olarak seyretmiştik.
Olur olmadık her şeye söylenmek, memnuniyetsizlik, hoşgörüsüzlük, kendinden başkalarının da yeryüzünde yaşadığını görmezden gelmek hem bireysel bir huy, hem de birinden ötekine bulaşarak yayılan kültürel bir arıza.
Çamur gibi. İzi kalıyor!
Diğerlerine göre çok daha güzel sayılabilecek bir sabah. Deli soğuk yok. Üstelik güneşli.
Önümdeki iyi giyimli genç kadını büyük büyük el kol hareketleriyle arabalara ve yayalara küfürler savurmaya başladığı an farkediyorum.
Fark etmemek mümkün değil.
Genç kadın sinir küpü.
Belki çok kötü bir gün onun için. Belki de huyudur bu.
Bilemem.
Umarım bir gün kökünden kazıyacak insanlık bu laneti, fakat şimdilik hala savaşını veriyor . . .
Çabalar harika, çok önemli adımlar atılıyor, farkındalıklar sağlanıyor; özellikle Avrupa ülkeleri özenilecek ve esin alınacak türlü örneklerle dolu. Biz de fena sayılmayız artık; gün be gün ve gittikçe kalabalıklaşarak işin bilincine varıyoruz.
Gelgelelim, üzerinde can bulduğumuz dünya, hala haşin bir ataerkil düzende seyrediyor.
Kadınlar, kendi hayatlarını kazanma savaşından tam bir galibiyetle henüz çıkmış değil. "Kadın kısmı" bir yandan binlerce yıl önce elinden alınan özgüveninin ve refahının peşinde; bir yandan bunu karşı cinse kabul ettirmenin haklı telaşında.
Hal böyle olunca, insanoğlunun en büyük buluşlarından biri olan medyada kadını ne yazık ki hem kurban, hem de -aslında hiç de sürpriz değil- "yürütme organı" olarak görüyoruz. Diğer bir deyişle; medyayı, özellikle de sosyal medyayı, kadınlar yürütüyor.
Peki nasıl?
Cevap çok basit: Önem vererek.
Hayranı olduğum bir yazarın kendi kaleminden “la arasının çok iyi olduğunu” okumuştum. Özendim. Çok özendim.
O günden beri ımı yönetmeye değil, onunla dost olmaya çalışıyorum.
Yaptığım tek şey; var oluşunun dinamikleri içine çaktırmadan kendimi monte etmeye çalışmak.
Her dakika gözünün içine bakmıyorum mesela zamanın; geçsin, beni eğlesin veya olduğu yere çakılsın diye yersiz bir ısrarla başının etini yemiyorum. Ardından yalvar yakar da olmuyorum. Sözümü dinlesin diye de kendimi helak etmiyorum.
Mümkün olsa “eller yukarı, donlar aşağı!” buyuracağız zamana. Biliyorsunuz değil mi?
İşte bunu yapmıyorum.
Doğada hükmettiğimizi sandığımız hiç bir şey, üstelik bu, insanın varlığından bu yana tapınaklarda sohbetlere, tiyatrolarda sayısız felsefe gecelerine, iki göz odada bile dost muhabbetlerine, türlü meditasyonlara, kütüphanelerce kitaba konu olmuş ZAMAN ise,
ve o ZAMAN ki, okul sıralarında, üniversite amfilerinde, bilim odalarında çürütülmüş dirseklerin sebebi, insan oğlunun en büyük ve (belki de) mütemadiyen bilinmeyeni ise . . .
Taptaze raflarda.
Bir çırpıda okunacak ve sonra tekrar tekrar dönülecek, yavaş yavaş yeniden okunacak ve sonunda baş ucundan eksik edilmeyecek bir kitap Ebru Gökçe'nin ilk kitabı. Kısa kısa ama ille de öz notlarla hayatın tam orta yerine dalan, oradan hiç çıkmayan bir kitap.
Tam bir hayat kitabı bu!
Ebru Gökçe'yle derinlere değen, sıkı bir röportaj yaptık:
Neden “Kişisel Değil”?
Kitabın adı Kişisel Değil; çünkü içimdeki anti tarafı yansıtıyor. Birçok kişi bu kitabı kişisel gelişim türü olarak değerlendirse de, bana göre bu kitabın türü bir denemedir. Diğer yandan, içerik olarak tüm bireyleri ilgilendiren hayata dair pek çok konuyu ve alanı kapsıyor. Bu yüzden de kişisel olamaz.
Seni sevenler ve bilenler ne zamandır bekliyordu, kitabın çıkış zamanlaması hakkında neler söylersin?
Aslında kitabı önce Mart'ta bir yayınevine teslim etmiştim ve oradan çıkacağına çok emindim. Ama hayat işte, her şey planlandığı gibi gitmediği gibi her şeyde bir hayır da vardır. Bu yayın eviyle ruhlarımız hiç uyumlu olmadığından, planlar değişti. Araştırmaya devam ettim ve sonunda çok sevgili bir arkadaşım şu an beraber çalıştığım Kafe Kitap'ın kurucusu Halil Gökhan'la tanıştırdı be
Yeni yıl edebiyata da iyi gelecek.
Haberler Ankara’dan:
Yılın İlk Kitap Fuarı
Ankara Kitap Fuarı kapılarını 8. defa kitap sevdalılarına açtı. Fuar, 3-12 Ocak 2014 tarihleri arasında Ankara Ticaret Odası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştiriliyor.
Yaklaşık 250 yayınevi ve 24 sahaf dükkanı ziyaretçilerini ağırlamaya başladı bile . . .
Fuardaki indirimler %20 ve %30 arasında değişiyor. Geçen yıl yüz binin üzerinde ziyaretçiyi ağırlayan fuar, bu sene yüz elli bini bulmayı hedefliyor. Giriş ücreti yetişkinler için 1 lira iken öğrenciler, öğretmenler ve engelliler için ücret alınmıyor. Ayrıca şehrin belli başlı noktalarından ücretsiz olarak kalkan servislerle fuara erişmek çok kolay. Daha ne olsun!
Fuarda, bu senenin konuk ülkesi ise İtalya.
Geçtiğimiz Kasım’da İstanbul’da gerçekleşen fuardaki indirimler, açıkçası yayınevlerinin özellikle internet sitelerindeki olağan indirimlerinden farklı olmadığı için, fuardan geçen senelerdeki gibi elim kolum dolu değil, fakat okumayı arzu ettiğim birkaç özel öykü kitabını bulup alarak ayrılmıştım.
"Vatandaşı olmasak, eğlenceli ülke aslında"
Acayip bir sene yaşadık!
Cümbür cemaat.
Memleketin heyheyleri hep üstünde; gözyaşları, coşku, kırılmalar hep zirvede; her an her türlü depreme alışkınız.
Biz Türkler komik insanlarız.
Bir o kadar da hüzünlüyüz.
Melankolisiz yapamayız bir kere; aşkı, kavgayı, huzursuz kıpırdanışları aramayı severiz.
Duygularımız eserekli . . .