Kardeşlik ilginç bir müessese. Ortak bir geçmişin, ortak bir çocukluğun var, benzer kurallarla / değerlerle büyütülmüşsün, hayatının temellerinin atıldığı evdeki ilk müttefikin o. Bir gün gelecek o yıllarını bilen, o ‘seni’ tanıyan tek kişi olacak. Tek teyit mercii, çocukluğunun.
Bu tabii aynı zamanda hassas noktasını bilip yaralamayı en iyi bildiğin kişi olduğu anlamına da geliyor. Bir arkadaşım “hoyrat davranabildiğin en yakının” gibi bir tanım kullanmıştı, hoş olmamakla birlikte gerçeklik payı yüksek. Çünkü biliyorsun ki ne olursa olsun, o senin için orada olacak. Ayrıca yine aynı sebeplerden yaralanırsan neyin iyi geleceğini de o bilecek.
Son günlerde peş peşe kardeşlik ilişkisini odağına alan bir film bir de oyun izledim, sırlarını yavaş yavaş açmak, insanı tam güldürürken tutup sarsmak ve çıktıktan sonra da uzun süre meşgul etmek gibi bir ortak özellikleri vardı. Bir de ilginç şekilde, her ikisinde de kız kardeşi Hazal Türesan oynuyordu. İlki, Vuslat Saraçoğlu’nun İstanbul Film
İnsanın hayat boyu yapacağı işi en çaylak döneminde seçmek zorunda olması gerçekten çok tatsız. Sen kendini ne kadar tanıyorsun belli değil, ailenin etkisi baskın üzerinde… Hele sanatla ilgilenmekse hayalin, geçmiş olsun. “Sen önce şu okulunu bitir, mesleğini eline al, sonra gene hobi olarak…” Tanıdık geldi mi? Efkârlandıkça “Ben aslında şahane resim yapıyordum, absolut kulaksın derlerdi, tam bir sahne insanıydım” diye diye ofise gidip gelen mutsuz yetişkinler arasına hoş geldiniz.
Neyse ki bir de “Hiçbir şey için geç değil” klişesi var tutunabileceğimiz. Ve değil de sahiden, sen o gücü bulursan. İstanbul’da bir vaha gibi gördüğüm Kumbaracı50’nin 19.30 İş Çıkışı Tiyatro oluşumunu bu nedenle çok kıymetli buluyorum. Tamam, madem mecbursun işine git veya severek git ama tiyatroya tutkunsan ondan da vazgeçmek zorunda değilsin. Hobi olaraksa hobi olarak.
Burada adından anlaşılacağı gibi başka meslekleri olan (sözünü edeceğim ekipte dört hukukçu var, akademisyen, psikolog,
Neşeli, canlı, biraz da dağınık bir çocuk odası. Duvarlarda Harry Potter, Spiderman, Federer posterleri, çıkartmalar, peluş hayvanlar, yerlerde oyuncaklar… Doğal olmayan tek şey, yerde boylu boyunca hareketsiz yatan iki küçük oğlan çocuğu. Seyirci yerini alacak, ışık yanacak ve oyun başlayacak. O zaman anlayacağız ki bu, 12 yaşındaki abi Leon’un dokuz yaşındaki kardeşi Jasper’a oynadığı bir oyun. Ölü taklidi yaparak kardeşini korkutmaya bayılıyor.
İki kardeş odalarından çıkamıyorlar bugün. Kapıları kilitli, dışarıdan anne babanın bağırış çağırış sesleri geliyor, bardak dayayıp ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Bir yandan da oyun oynayarak, şarkı söyleyerek, birbirilerinin damarına basarak, sonra sarılıp barışarak oyalanıyorlar. Biz de iki kardeşin bu hayat dolu hâllerini nefesimizi tutarak izliyoruz. Onları bekleyen sonu bildiğimiz için, olacaklardan korkarak…
Medea, adı tüyleri ürpertmeye yeten bir kadın. Kendisini terk eden İason’dan intikam almak uğruna sadece yerini alan kadını değil kendi çocuklarını da öldürmüş lanetli bir
“Bir martıyım ben… Yo değil, aktrisim…” Dünyanın her yerinde karakterimizin bir oyuncu olduğunu bir hamlede anlamamızı sağlayan Çehov – Nina (Martı) repliğiyle başlıyor oyun. Karşımızda ayakta zor duran, söyledikleri zor anlaşılan ama ezberi tam bir kadın. Bir aktris. Adı Nina? Ya da Emma? Ya da Sarah? Ya da Lucy? Ne önemi var… Hepsi ya da hiçbiri. Oyun boyunca emin olamayacağız. Onunla birlikte sürüklendiğimiz rehabilitasyon merkezinin o kaotik dünyasında ona eşlik eden kimse de emin olamayacak. Hayatına dair anlattığı hikâyelerin hangisinin gerçek hangisinin bir oyun karakterinden çalınmış olduğunu bilemediğimiz gibi.
Zorlu PSM Drama Sahnesi’nde geçtiğimiz hafta perde açan “İnsanlar, Mekânlar, Nesneler”, bu genç kadının (Biz Emma diyelim ona) bağımlılığından kurtulma mücadelesiyle birlikte kimlik bunalımını, var olabilmek için bir başkası olma ihtiyacını, ailesiyle kopuk ilişkisini, aidiyet ve dostluk açlığını, korkularını, kaçışlarını, bir dala tutunma çabalarını anlatan çarpıcı / sarsıcı bir
Toplumsal cinsiyet rolleri ile ilgili ilk derslerimi nereden aldım diye düşününce aklıma bir ilkokuldaki resimli hayat bilgisi kitapları geliyor, bir de televizyon reklamları. O evin içinde yemek yapan (bizim kitaplarda reçel – turşu versiyonları da vardı), örgü ören, çamaşır – bulaşık yıkayan, ortalığı temizleyen, ‘boş zamanlarında’ da çocuklara ders çalıştıran süper anneler… Ve babalar? Baba yoktu evde. Akşam yorgun eve gelen bir kişiydi, ona gazetesini verip dinlendiriyorduk, anne zaten yorgun değildi, evdeydi çünkü.
Reklamlarda da öyle değil miydi zaten? Bütün elektrik süpürgeleri, çamaşır – bulaşık deterjanları, makineleri, balerinalar falan kadınların oyuncağıydı. Onlar evde eğleniyorlardı. Ben bir annenin kendisine doğum günü hediyesi ütü alınırsa mesela, çok da mutlu olmayabileceğini fark ettiğimde çok şaşırmıştım. Neden, ev işi deli gibi keyif alınan bir şey değil miydi kadınlar için? Biz öyle izliyorduk hep?
Aradan yıllar geçti ve neyse ki bir şeyler de
Her zaman şuna inanmışımdır; birinin nasıl bir insan olduğunu gerçekten anlamak için ondan ayrılmak lazım. Tabii hani kimse bunu yaşayarak öğrenmek zorunda kalmasın, sevenler sonsuza kadar mutlu yaşasınlar mümkünse ama ya olmazsa? Birisi sizinle çıktığı yoldan dönmek, artık başka bir yöne sapmak, hele hele yola Allah muhafaza başka bir yol arkadaşıyla devam etmek isterse onu nasıl karşılayacaksınız, asıl mesele bu. Attilâ İlhan’ın dediği gibi “Ayrılık da sevdaya dahil” ama hayatta her zaman öyle olmuyor. Ve maalesef bu noktada tanık olduğumuz çirkinliklerin haddi hesabı yok. Eminim “Hiç mi tanımamışım bu insanı?” sorusu kimseye yabancı değildir ve çok acıklı bir sorudur bu.
Bana en hazin gelen, bu noktada hayatınızın o kişiyle beraber geçen kısmından da vazgeçmek zorunda kalmanız. O beraber yürüdüğünüz yolun güzel tarafları da, tatlı anılarınız da, birlikte gülmeleriniz, üzülmeleriniz, mücadele etmeleriniz, başarmalarınız, sonuçta onlar sizin. Ama onlar gidiyor, öfke alıyor yerini. Ve ne yazık ki
Bu ay Milliyet Sanat dergisinin kapağında 2000’li yılların ilk çeyreğine sanat çerçevesinden bakan bir dosya göreceksiniz. 2 ile başlayan yıllardan 25’ini geride bırakırken, her sanat dalından satır başlarına göz atmak istedik. Efnan Atmaca imzalı dosyanın sahne sanatları bölümündeki maddelerden biri, DOT’un açılışı. Yıl 2005, yer Mısır Apartmanı, seyirciyi oyunun içine alan farklı bir mekân ve sahneleme anlayışı, sarsıcı metinler ve birçok şeyin başlangıcı. Tiyatro salonları yönünden gittikçe fakirleşirken tiyatro yapılabilen mekânlar konusunda hayal gücümüz bu kadar zenginleştiyse bunun ilk adımıdır diyebiliriz, DOT ve Mısır Apartmanı için. Üzerinden geçmiş 20 sene.
Ayrıca bugün her biri şöhret olmuş birçok oyuncuyu da ilk kez orada izledik. Philip Ridley’nin yazdığı, Murat Daltaban’ın yönettiği 2007 tarihli bir “Kürklü Merkür” vardı mesela, artık görenler görmeyenlere anlatıyor; kadroya bakın: Rıza Kocaoğlu, Serkan Altınorak, Tuğrul Tülek, Veda Yurtsever,
Yılın son yazısının başına otururken aklımda umut verici şeyler söylemek vardı. Sevmiyorum karanlıkları daha da koyulaştıran cümleler kurmayı. Duymayı da. Bu sefer biraz zorlandığımı itiraf etmeliyim. Yanımdaki yöremdeki arkadaşlarıma “Yeni yıldan ne bekliyorsun?” diye sorayım dedim, en olumlusu “2024’ü aratmaması” oldu. Diğerlerini saymayacağım. Sosyal medya zaten bunlarla dolu, bir de bana ihtiyaç yok.
O zaman bu hafta gösterime giren bir filmden söz ederek kapatayım 2024 defterini, belki siz de yıl bitmeden ya da yenisi başladığında kalkar sinemaya gidersiniz. Bence iyi bir şey yapmış olursunuz. Ümit Ünal’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği filmin adı “Evcilik”. Bu sene Antalya Altın Portakal’dan senaryo ve en iyi erkek oyuncu (Nejat İşler) ödülleriyle döndü.
Mekânımız Ege sahillerindeki Evcilik Konukevi. Epeydir evli oldukları anlaşılan İstanbullu çift Fırat (Fatih Artman) ve Filiz (Öykü Karayel), kısa bir tatil için seçmişler bu manidar isimli küçük oteli. Filiz her saniyesini instagramda paylaşarak