Türkiye’nin ilk yerli kafe zinciri The House Cafe. Tam 15 yıl önce Teşvikiye’de bir apartman kapısından içeri girdik, giriş o giriş. Hayatımızda bu kadar önemli bir yeri olacağı hiç aklımıza gelmezdi o zaman. Salonda büyük bir masa, tanıdık tanımadık herkes bir arada oturuyor. Herkes birbiriyle tanışıyordu. O masada başlayan dostluklar da aşklar da oldu. Aralarında hâlâ devam edenler de...
Arkadaki odadaysa eski kanepeler, koltuklar vardı, dedikodu yapmak isteyince oraya konuşlanılırdı. Yanda da minik bir mutfak. O mutfakta harikalar yaratılıyordu. Siyah ve beyaz çikolatalı brownie ve naneli limonata burada hayatımıza girdi. Brownie bitmeye yakın mutfakta bir hareket, bir çırpıda yenisi yapılıp fırına atılırdı. Bazen yer olmayınca mutfaktaki taburelere tüneyip yemek yemişliğimiz de olurdu. Çünkü o zaman The House Cafe’nin eşi benzeri yoktu, şimdiki gibi taklitleri de yoktu.
O zamanlar “The House Cafe’nin sırrı ne?” diye haberler yapıyorduk. Sır, verdiği histe yatıyordu aslında. Garip bir şekilde kendinizi rahat hissediyordunuz çünkü burada kimseye özel ilgi gösterilmiyordu. Herkes eşitti, müşteri çalışanlardan daha değerli değildi. Herkes aynı tahta sandalyelere oturuyordu. Yemekler de çok iyiydi, midemizi olduğu kadar gözümüzü de doyuruyordu.
Kafede başlayan başarı hikayesi
The House Cafe butik bir yerdi, ortaklarıyla da çalışanlarıyla da farklıydı. Yurt dışında olduğu gibi burada da üniversite öğrencilerinin garsonluk yapması The House Cafe’yle hayatımıza girdi. Hiç ummadığınız isimler burada çalıştı.
Kafe deyip geçmeyin, buradan birçok başarı hikayesi de çıktı. Autoban Mimarlık’ın bilinen ilk işlerinden biri The House Cafe oldu.
Bir başka önemli başarı hikayesi ise daha The House Cafeler bir zincir haline gelmeden, daha Teşvikiye Atiye Sokak trafiğe kapatılmadan burada başladı. Burada tanıdık şef Coşkun Uysal’ı.
Bir dönem Nupera’da Esra Muslu ile birlikte Moreish adlı bir fine dining restoranı açtı Coşkun Uysal. Şimdi ise Melbourne’de Tulum adlı restoranıyla harikalar yaratıyor. Tulum’da hedefi Osmanlı ve Türk mutfağını yeniden yorumlamak, çağdaş bir bakış açısı getirmek. Kantin’de Şemsa Denizsel ve Yeni Lokanta’da Civan Er’in yaptığı gibi... Menüde rakı, sumak ve anasonlu istiridyeden sakızlı ve fıstıklı fırında beyaz peynire, patlıcanlı, hurmalı, yoğurtlu, kabak çiçekli kuzu tartardan çikolata, sakız ve Türk kahveli crumble’a farklı lezzetler dikkat çekiyor.
Uluslararası gastronomi basınının ilgisini çoktan çekti, çok iyi eleştiriler aldı. Hatta bu yıl ilk Michelin yıldızını alması bekleniyor. Yapılan değerlendirmede 20 puan üzerinden 15.5 almayı başardı. İki yıldızı hak ediyor aslında diyen yemek eleştirmenleri de var.
Evet, Melbourne da dahil olmak üzere dünyanın her köşesinde çok sayıda Türk yemeği bulabileceğiniz yer var. Ama yurt dışındaki Türk restoranlarının çoğu ya sadece döner satıyor ya da yemekler ya da ambiyansı çok vasat. İşte o yüzden Coşkun Uysal gibi yerli şeflerin yurt dışında restoran açması, Türk mutfağının gelişimi için çok önemli bir gelişme. Aynı Alan Yau gibi restoranları dünya markasına dönüştürme yeteneğine sahip girişimcilerin ve tabii Levent-Rıza-Bülent Büyükuğur ve Berk Ekşioğlu gibi Türkiye’de ilk kez restorancılığı kurumsallaştıran bir grubun yurt dışında restoran açması gibi. Umarım devamı gelir.
The House Cafe yeniden Beyoğlu’nda
İmam Çağdaş’ın ünü Avustralya’ya ulaştı
Melbourne’da Türk mutfağının önemli temsilcilerinden biri de Somer Sivrioğlu ve restoranları Efendy ile Anason Meze Bar. Sivrioğlu kendi restoranında baklava yapmayı denemiş, başarılı olmasına rağmen kendi yaptıklarını İmam Çağdaş’ın yaptıkları kadar başarılı bulmayıp İmam Çağdaş’ta da kısa bir eğitim almış, “Anatolia” adlı kitabını yazarken. Sonunda da kararını vermiş, baklavaları kendi yapmak yerine haftada iki gün uçakla, işin ustası İmam Çağdaş’tan getirtmeye. Bu sayede, İmam Çağdaş’ın ünü Gaziantep’ten Avustralya’ya kadar ulaştı.