Nefretin gölgesinde futbol

Rekabetin gittikçe kötüleşmesinin birçok sebebi var. Komplo teorileri, “dizayn edilen lig” sözleri, şaşmış adalet terazisi nefret çatısını oluşturdu. Sonuç, sayısı artan güvenlik güçleri, fiziksel şiddet, sözlü taciz… Brezilyalılar bu oyuna joga bonito-güzel oyun diyor. Peki, bu izlediğimiz güzel oyun mu?

En eski hatırladığınız Fenerbahçe - Galatasaray derbisinin üzerinden kaç yıl geçti? 10, 30, 50? Benim yaklaşık 35 sene geçmiş. Size eskiden ebedi dostluk vardı, yöneticiler centilmen, taraftarlar saygılıydı gibi hamaset kokan cümleler kurmayacağım, zira eskiden de bu derbinin nam-ı meşhurdu. Kavgası, gürültüsü eksik olmazdı. 
Halbuki Türkiye’de taraftarların takım seçimi ve rekabeti ne İtalya’da Lazio-Roma arasında olduğu gibi ideolojik, ne Arjantin’de Boca Juniors-River Plate arasındaki gibi sosyoekonomik, ne de İskoçya’da Celtic-Glasgow Rangers arasındaki gibi dini farklar içeriyor. Bizde temelde herhangi bir farka dayanmadan, çoğunlukla babadan miras kalan taraftarlık, kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Yani Victor Hugo’nun şiirindeki gibi “inan yok farkımız birbirimizden.”
Peki hem farkımız yok, hem bu rekabet ezelden beri gürültülüydü; neden eski tadı vermiyor? Niye hepimiz, “İki kulüp de ortalığı çok gerdi, şu sezon bitse, biri şampiyon olsa da hepimiz kurtulsak” diyoruz? Kabul edelim ki, maça çıkarken her iki kulübün derdinin de Türkiye Kupası’nı kazanmak olmadığını biliyoruz. Adeta bir boks maçıymış da takımların tek derdi, diğerini nakavt etmek, şampiyonluk yarışında yaralamakmış diye düşünüyoruz. Zira Türkiye Kupası’nı kazanmak kimseyi mutlu etmeyecek, taraftarı sokağa dökmeyecek. Asıl amaç şampiyon olmak, artık Avrupa bile önemli değil. 
Kötü rekabetin sebepleri
Rekabetin dozu her yıl üstüne koyarak artan bir nefret ekonomisi üzerinden yürütülüyor. Taraftarlar, taraftarlıklarını tuttukları takımı nasıl destekledikleriyle değil, rakip takımdan nasıl nefret ettikleri üzerinden tanımlıyor. Bu durum bana göre futbolun tadını kaçıran bir unsur, başkasına göre taraftarlığı daha da tutkulu hale getiriyor.
 Ama sanırım hepimizin bu nefretin uygulanma şekliyle ilgili aynı fikirde olduğu bir konu var, o da deplasman taraftarlarına ev sahiplerinin gösterdiği muamele. İlk yardımın mümkün olamayacağı dar, tek yönlü koridorlar, yüksek seste müzik, idrar kokusu, su bile almanın mümkün olmadığı kapalı büfeler… Bunlar futbolcuların tercihi değil, taraftarların hiç değil. “Psikolojik üstünlük” kelimesine her yol mübahtır bakış açısıyla yaklaşan Makyavel yöneticilerin tercihi.
Rekabetin gittikçe kötüleşmesinin birçok sebebi var, ilki de toplumsal kutuplaşma. “Biz ve onlar” ayrımı her konuda keskinleştikçe futbola da bulaşması kaçınılmaz oldu. Taraftarlık bir aidiyet duygusunun yanı sıra karşıt bir kimlik oluşturma aracına dönüştü. Eskiden taraftarların yüz yüze söyleyeceklerinin bir sınırı varken, sosyal medya birbirlerine ağır hakaret edebilme genişliği verdi. 
Hiç uyumayan sosyal medyayla 7/24 süren rekabete tanıklık ediyoruz. Niceliği artan her şeyin niteliği düştüğü gibi rekabetin de düştü. Diğer yandan yetersiz hakemler, yanlış kararlar, post truth yüzyılında sosyal medyada neyin gerçek olduğunu anlayamadığımız görüntülerle manipüle edilip, başarısız yöneticilerin bahane maşası oldu. 
Komplo teorileri, “dizayn edilen lig” sözleri, şaşmış adalet terazisi nefret çatısını oluşturdu. Sonuç, sayısı artan güvenlik güçleri, fiziksel şiddet, sözlü taciz… Brezilyalılar bu oyuna joga bonito - güzel oyun diyor. Peki sizce bu futbol ortamında izlediğimiz güzel oyun mu?

Haberin Devamı