Sinan Genim

Sinan Genim

sinan@sinangenim.com

Tüm Yazıları

2024 yılı ağustos ayında üç günlük bir Ermenistan Gezisi yaptım. Her iki ulusun insanlarını yan yana koysanız, kendi dillerinde konuşmadıkları takdirde kim Türk, kim Ermeni anlamak mümkün değil. Peki, yıllar önce meydana gelen olayları öne sürerek bu coğrafyada yalnızlaşmanın kime faydası var?

Bu coğrafyada yalnızlaşmanın kime faydası var

23 Ekim 2020 tarihli yazımda, “The New York Herald” muhabiri Sidney Whitman’ın “Ermeni kıyımı” iddiaları dolayısıyla gerçekleri yerinde tespit etmek amacıyla gerçekleştirdiği Trabzon’dan başlayan Anadolu gezisine ait “Bir İngiliz Gazetecinin Türkiye Anıları” isimli kitabından bahsetmiştim. Sidney Whitman kitabında bahsetmez ama bu gezide yanında bir gazeteci daha vardır: George H. Hepworth. 1833 yılında Boston’da dünyaya gelen Hepworth, ilk eğitimini bir Latin okulunda tamamlar, ardından ilahiyat eğitimi almak için Cambridge’e gider ve papaz olarak mezun olur. Bir dönem New England’ın çeşitli yerlerinde din adamı olarak görev yapar. Amerikan İç Savaşı sırasında orduda papaz olarak bulunur. 1872 yılında Presbiteryen Kilisesi’ne katılır ve bu kilise adına bir cemaat oluşturur. Daha sonra Madison Avenue Presbiteryen Kilisesi papazı olur. Verdiği vaazlarla gazetecilerin ilgisini çeker ve popüler bir kişi hâline gelir.

Haberin Devamı

Vaazlarının yankıları giderek büyür ve “The New York Herald” gazetesi kendisine pazar günleri yayımlanmak üzere dinî yazılar yazmasını teklif eder. Hepworth, bu yeni mesleğini çok sever ve 1887 yılında papazlıktan ayrılarak gazeteciliğe adım atar. 1897 yılında Ermeni olayları gündeme geldiğinde, on yıllık başarılı bir gazetecilik geçmişi vardır.

Bu coğrafyada yalnızlaşmanın kime faydası var

The New York Herald

23 Ekim 2020 tarihli yazımda da bahsettiğim gibi, “The New York Herald” gazetesinin sahibi James Gordon Bennett, özellikle Batı dünyasında büyük yer alan “Ermeni kıyımı” ile ilgili haberlerin gerçekleri yansıtmadığını düşünmektedir. Bu nedenle, Sultan II. Abdülhamid ile irtibat kurarak, kıyımın yapıldığı iddia edilen bölgeleri gezmek ve olayları yerinde tespit etmek amacıyla muhabirlerinin bir Anadolu gezisi yapmasını talep eder. Rahip Hepworth’un yazılarında İslam aleyhinde bulunduğunu Washington elçiliği vasıtasıyla tespit eden Sultan, böylesi bir incelemeye, tarafsızlığına güvendiği Sidney Whitman’ın da katılması şartıyla izin verebileceğini bildirir.

Haberin Devamı

7 Kasım 1897 tarihli “The New York Herald” gazetesinde şöyle bir haber çıkar; “İster Hristiyan isterse Müslüman uyruklularının refahı için daima kaygı duyan Türk Sultanı’nın daveti üzerine Herald gazetesi, Türk İmparatorluğu’ndaki Hristiyanların durumunu yerinde tahkik etmek ve bütün dünyanın dikkatini üzerine çeken Ermeni katliamlarının gerçekliğini bildirmek üzere New York’tan bir heyet göndermeye karar vermiştir. Bu iş için Muhterem George H. Hepworth seçilmiş ve kendileri şu an itibarıyla Anadolu’ya gitmek üzere yola çıkmıştır. Dr. Hepworth’a yol boyunca bölgeyi ve insanlarını yakından tanıyan bir yardımcı refakat edecektir. İstanbul’dan dün ayrılan Hepworth’ün, birkaç gün zarfında Trabzon’a varması beklenmektedir.” (s. 20)

Sidney Whitman

Haberin Devamı

Dikkat edilirse, bu haberde Sidney Whitman’ın adı geçmemektedir. Aynı şekilde Hepworth gezisi boyunca yazdığı haberlerde “Whitman”dan hiç bahsetmez. Bunun nedeni, büyük oranda tarafsız olan Whitman’ın bu geziye katılmasının yapılacak tespitleri etkileyeceği düşüncesidir. Batı basınındaki genel kabul ise gerçeğe ulaşmak değil, Türk ve İslam karşıtlığını memnun edecek haberlerin yazılmasıdır.

Bu konuda gazetede çıkan haber için görüş bildiren kişiler arasında Madison Avenue Sinagogu’ndan Haham Stephen S. Wise da bulunmaktadır. Haham “Musevi itikadı taşıyan kadın ve erkeklerin çağ dışı bir zulme maruz kaldıkları, en derin karanlıklar içindeki Rusya’ya ne zaman benzer bir komisyon gönderilecektir?” diye sormaktadır (s. 25). Batı dünyasından gelecek böyle bir talebe Rusya’nın cevap vermesi bir yana, bu tür bir talebin dile getirilmesi bile söz konusu değildir.

1830’lu yıllardan itibaren Türkiye’nin hemen her bölgesinde misyoner okulları açılmaya başlanır. Ortodoks Kilisesi bu tür çalışmalara büyük oranda karşı çıksa da bazı bölgelerde bu okulların (misyonlar) açılmasına engel olamaz. Özellikle Ermenilerin yoğun olarak bulunduğu bölgelerde açılan bu okullar ve bu okullarda görev yapan misyonerler, yoğun bir Protestan propagandası yaparak birçok insanın bu mezhebe katılmasını sağlarlar.

Gemiyle Trabzon’a doğru yola çıktıkları sırada, Boğaziçi’nde seyrederken gemide bulunan bir kişi, “Bakın diyerek, bir tepenin üzerindeki Robert Koleji işaret eder. İşte Türkiye’deki en soylu müessese, başında bulunan Dr. Washburn ise, ülkeyi olması gereken hâle getirmek için yaşayan diğer bütün insanlardan daha fazla çaba gösteriyor.” der. (s. 113)

Hâlbuki gerçek farklıdır. Amerikalı misyonerler tarafından yönetilen okulun ilk kırk yılda verdiği 435 mezunun 195’i Bulgar, 144’ü Ermeni, 76’sı Rum, 15’i İngiliz ve Amerikalı, 3’ü Alman, 2’si Musevi ve sadece biri Türk’tür. Bu eğitim sonrası Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasındaki ayrılıkçı fikirlerin gönüllü propagandacılarının nasıl yetiştirildikleri daha iyi nasıl anlaşılabilir?

Trabzon

Trabzon’dan başlayan araştırma gezisinde ilk konuşma yapılan kişi Amerikan misyoneri Mr. Parmelee’dir; “… beklediğimin aksine, peşinen Türkleri değil, kan dökülmesine sebebiyet verdikleri için Ermeni komitacılarını suçladı.” (s. 126)

2 Ekim 1895 günü Trabzon’da Van eski valisi Ferik Bahri Paşa ile Trabzon kumandanı Hamdi Paşa’ya suikast yapılır ve failleri kaçar. “Şimdi bu kişiler, mevcut şartlara uygun düşecek şekilde, yakalanıp infaz edilselerdi, katliamlar yaşanmayacaktı. Buna mukabil kaçtıkları için, tabiatıyla resmî makamlar, Ermenilerin bunlara sempati duyduğunu ve saklandıkları yeri bildikleri sonucuna vardılar. Halkın da heyecandan gözü dönmüştü. Ahalinin feryat ve figanı üzerine harekete geçen Türk yetkilileri, Ermeni cemaatini ziyaret ederek suçluların kendilerine verilmesini istediler ve aksi takdirde olacakları önlemenin mümkün olmadığını da eklediler. Devleti temsil eden birine yönelik suikast tertibi, ne karakterde olursa olsun, bir isyan hâlidir.” (s. 128-129)

Bu coğrafyada yalnızlaşmanın kime faydası var

Erzurum

Trabzon’dan yola çıkan ekip, Kop Dağı’nı aşarak Erzurum’a ulaşır. Ertesi gün Vali Rauf Paşa ile İngiliz, Fransız ve Amerikan konsolosları ziyaretlerine gelir. Şimdi sormak gerekir: Misyonerler dışında hemen hiçbir yabancı uyruklu kişinin bulunmadığı Erzurum’da, bu üç konsolos ortalığı karıştırmaktan başka ne yapmaktadır? Bu detay, Hepworth’ün de dikkatini çeker: “Avrupa’nın, Sultan’ın uyruklarının bir kısmı için reform talebinde bulunurken, nüfusun geri kalan kısmı nasıl sıkıntı çektiğiyle oralı bile olmayışıdır. Bu ayrımcılık, Türklerin aklı başında kesimini fevkalade gücendirmektedir ki bundan bahsederken isyan etmektedirler. Dudak bükerek ‘Avrupa’ derler, bazılarımıza karşı muazzam bir muhabbet besliyor ama diğerleri için söyleyeceği tek kelime bile bulunmuyor. Devlet adamları için ne garip bir tavır! Bu büyük toplumun beş yüz bini Avrupa’nın sempatisine sahip, geri kalan milyonların da cehenneme kadar yolu var, belki de şeytan ilgilenir diye düşünüyorlar.” (s. 166)

Yüzyıllardır bir arada yaşayan insanların arasına nifak sokan, onlara ayrımcılık uygulayan, başta Amerika olmak üzere Rusya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler, bu kıyımın baş sorumlularıdır.

Bu coğrafyada yalnızlaşmanın kime faydası var

Ermeni kıyımı

Günümüzde, geçmişte yaptıklarını unutup “Ermeni kıyımı” için anıt dikenler ve kutlama günü yapanlar, tarihin kendilerini affedeceğini mi düşünüyorlar? 30 Ocak 2025 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Ermenistan Başbakanı Paşiyan’ın bir demeci yayımlanır. 1915 olaylarına ilişkin olarak, “Yeniden incelemeli, kimin üzerinden algıladığımızı anlamalıyız” demektedir. Agos Gazetesi yazarı Pakrat Estukyan bu görüşe: “Milliyetçi Ermenilerin şablon hâline gelmiş görüşleri var ve farklı bir değerlendirmeyi duymaya tahammülleri yok” diyerek cevap vermektedir. 2024 yılı ağustos ayında üç günlük bir Ermenistan Gezisi yaptım. Ülkenin hemen her noktasını dolaşma imkânı buldum. Bize rehberlik yapan Vakıf Köylü Vartkes ile dost olduk. Çocukluğunun büyük bir bölümünü ülkemizde geçirdiği için çok güzel Türkçe konuşuyordu. Birlikte dolaştık, aynı sofrada yemek yedik, düşüncelerimiz dışında aramızda hemen hiçbir fark yoktu. Aynı coğrafyanın insanlarıydık. Ermenistan güzel bir ülke, ancak doğal kaynakları çok az, Erivan güzel bir şehir, ancak kırsaldaki yerleşimlerin çağdaş yaşam düzeyini yansıttığı pek söylenemez. Her ne kadar Rusya ile sınırı olmasa da büyük bir Rus etkisi seziliyor. Bin yıllardır birlikte yaşanan bu coğrafyada, binlerce yıl boyunca birlikte olmak varken, bu ayrılık neden? Her iki ulusun insanlarını yan yana koysanız, kendi dillerinde konuşmadıkları takdirde kim Türk, kim Ermeni anlamak mümkün değil.

Peki, yıllar önce meydana gelen olayları öne sürerek bu coğrafyada yalnızlaşmanın kime faydası var? Bu kıyım meselesini gerçekçi bir şekilde değerlendirmek ve müşterek bir sonuca ulaşmak gerekiyor.

Bu coğrafyada yalnızlaşmanın kime faydası var

Sıra Kürdistan’da mı?

George H. Hepworth’ün kitabının başlığı fazlasıyla ilgimi çekti: “Through Armenia on Horseback / At Sırtında Ermenistan.” Anadolu’nun bir bölümü için XIX. yüzyılın sonlarıyla XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Batı basınının dile getirdiği “Ermenistan” terimi, büyük insan kayıplarına neden olduktan sonra son elli yıldır yerini “Kürdistan”a bırakmış durumda. Türk, Kürt, Ermeni binlerce yıldır bir arada yaşayanların ayrışmasına neden olan bu kurgu, şimdiler de Türk ve Kürtleri ayrıştırma peşinde. Ne yazık ki dünyaya özgürlük ve demokrasi vadedenlerin söylemleriyle eylemleri farklı olmakta.

“Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” Ziya Paşa

Her iki kitabı dilimize kazandıran ve yoğun açıklamalarla zenginleştiren Op. Dr. Kadri Mustafa Orağlı’ya çok teşekkür ederim. Geçmiş hakkında bizi aydınlatıyor ve bilgi sahibi olmamızı sağlıyor. Ancak bir eleştirim olacak. Kitabın sonuna eklediği, Ekler bölümünde yer alan Ahmed Mithat Efendi’nin 25 Ağustos 1896 tarihli makalesi ile Ahmet Tevfik Efendi’nin raporunu anlamak mümkün değil. İngilizceden yapılan bu güzel tercümenin devamına yakışmıyorlar. Hâlbuki bu yazılar, bizim insanımızın görüşlerini ifade etmekte daha anlaşılır olabilir. Bir yabancının yazdığını anlıyoruz, ancak bazılarımız için kendi insanımızın yazdığını anlamak mümkün değil. Bundan sonraki baskılarda bu uyarımın dikkate alınmasını, kâğıt israfı olarak gördüğüm bu yanlışlığın düzeltilmesini dilerim.

George H. Hepworth, (Çev. Kadri Mustafa Orağlı), At Sırtında Ermenistan, İstanbul, 2024.