Siyasi bir pozisyon içerse bile, söylenecek sözü ahlaki veya hukuki meşruiyet zemininin içinde kalarak söylemeye özen göstermek... Sözü, demokratik siyasetin kurumlarıyla gerilime neden olmadan söylemek...
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un 14 Nisan’da İstanbul’da Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada en çok etkilendiğim husus buydu. Başbuğ aynı çizgiyi dün Ankara’daki basın toplantısında da sürdürdü.
Bu hassasiyeti Harp Akademileri’nde olduğu gibi, hazırladığı konuşmanın ruhuna enjekte etmesi ve daha sonra o metni okuması, bir veridir...
Ama duruşunu, gazetecilerin spontan sorularıyla kayganlaşan bir zeminde bozmaması daha kuvvetli bir veridir; çünkü bunun için sadece zihinsel hazırlık yetmez; söz konusu duruşu içselleştirmeye başlamak da gerekir.
İstikrarı etkilemeden...
Dünkü basın toplantısında Orgeneral Başbuğ’un tavrı, askerin ülke sorunlarıyla ilgili görüşlerini kamuoyuyla paylaşma çabasının, Türk demokrasisi için bir istikrarsızlık unsuru olagelmeden sürdürülmesi adına ümit vericiydi.
Hangi konularda konuştu Başbuğ?
Poyrazköy’de çıkan silahlar konusunda soru sorulmasını beklemeden 50 dakikaya yakın konuştu... Sonra, Ergenekon davası soruldu...
DTP nedeniyle TBMM’yi boykot...
Afganistan’a güç takviyesi konusu...
Suriye ile ilk kez yapılan küçük sınır tatbikatı...
“Cemaat” konusunu hükümet yetkililerinin dikkatine getirip getirmediği şeklindeki bir soruya da “14 Nisan’daki konuşmasına ilave edeceği yeni bir husus olmadığı” cevabını verdi.
Bunlar, hakkında soru sorulan konulardı...
Bir de beklediği, ama medyanın sormadığı sorular hakkındaki görüşlerini açıkladı Başbuğ...
Mesela, Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldüğü kaza sonrasında bölgeye giden Cihan Haber Ajansı muhabirinin askeri helikoptere alınmamasıyla ilgili ayrımcılık suçlamaları...
Ve ABD Genelkurmay Başkanı Michael Mullen’ın Ankara’da Genelkurmay’ı ziyareti... Bunun yanı sıra ABD Başkanı Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı James Jones’la görüşmesi... Bunlar çoğunlukla güvenlikle ilgili sorunlardı... Ya da TSK’nın kendisini savunma ihtiyacında hissettiği “Ergenekon” gibi konular ve “mücadelenin tarafı” olarak konumladığı PKK gibi sorunlardı...
‘Ermenistan’ sınırı aştı
Ancak Başbuğ, “ahlaki ve hukuki” meşruiyet alanının dışına çıkmasa da, bir kez sınırın ötesine çekilmeye çalışıldı... Ermenistan’la ilişkiler konusundaki bir soruyla yapıldı bu.
Sivil hükümetin yetki ve sorumluluk alanına giren, ulusal güvenliğimize yönelik tehdit içermeyen bir konuda Genelkurmay’ın görüşünü sormak, Başbuğ’un yerleştirmeye çalıştığı yenilikçi ve olumlu tarzı anlamamak ya da görmezden gelmek değil midir?
Gündemde olan her konuda askerin düşüncesini almak, artık geçmişte kalması gereken bir “medya refleksi”...
Başbuğ da bu lüzumsuz “Ermeni sorusu”na bir teorik çerçeve içinde cevap verdikten sonra, Başbakan Erdoğan’ın sınırın açılmasını Dağlık Karabağ sorununun çözümüne bağlayan sözlerine atıfta bulunarak, “Biz de katılıyoruz” dedi.
Oysa Erdoğan o sözleri Türkiye ve Ermenistan’ın “Yol Haritası”nda anlaşmasından önce, Azerbaycan’ı yatıştırmak ve kendi milliyetçi muhafazakâr seçmen tabanını tatmin etmek için söylemişti... Yine de Başbuğ’un yaptığı bu atıf, askerin Ermenistan’la normalleşme dinamiklerine en azından direnmeyeceği şeklinde anlaşılmalıdır.
Başbuğ’un basın toplantısından birkaç saat sonra ise Dışişleri Bakanı Ali Babacan TBMM Genel Kurulu’na Ermenistan’la siyasi istişarelerin birkaç hafta içinde başlayacağını söylüyordu.
ABD’deki Ermeni diyasporasına, Erivan’daki Ermeni milliyetçilerine, Türkiye’deki milliyetçi muhalefete ve Azerbaycan’daki rejimin Dağlık Karabağ sorununun çözümsüzlüğünden kendisine meşruiyet payı çıkarıyor olmasına rağmen ilerleyen bu sürecin, Türkiye’nin ulusal güvenliğine katkıda bulunacağını en başta görmesi gerekenler askerlerdir sanırım.