Çağdaş Ertuna

Çağdaş Ertuna

cagdas.ertuna@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları

Hiçbir erkeğin peşinden onun peşinden koştuğum kadar koşmadım! Montreal’den Lizbon’a hemen hemen her seyahatinde takipteydim, sürekli e-mail’leşiyorduk. Bir ara “Londra’da değil, Los Angeles’ta mı konuşsak acaba?” bile dedi Tyler Brule, neredeyse yüreğime iniyordu.

Sonunda Londra Marylebone’daki, Japonya hayranlığı nedeniyle Midori House adını verdiği Monocle’ın merkezinde buluştuk. Hem de bir gazetecinin / dergicinin rüyası / kabusu olan dergi bitirme gününde. Bu hafta piyasaya çıkan Monocle’ın 10. yıl özel sayısı olan mart sayısının baskıya gireceği gün kabul etti beni huzuruna, o da tamamen mizanpajı değiştirdikleri için cuma günü bitmesi gereken dergi pazartesiye kaldığı için.

Haberin Devamı

Bir pazarlama ustası

Yakışıklı, fit, bakımlı, jilet gibi giyinen ama son derece ukala bir adam bekliyordum, hazırlıklıydım.

Uzun zamandır röportaj yaptığım kimse için bu kadar heyecanlanmadım. Tyler Brule benim gibi dergicilikten gelenlerin idolü. Aslında 90’ların sonunda yıldızı parladı, 1997’de Wallpaper dergisini kurmasıyla.

Savaş muhabirliğiyle başlayan gazetecilik hikayesi Afganistan’da vurulup uzun bir süre yatağa mahkum kalınca bol bol dergi okuyarak sektördeki açığı keşfedip Wallpaper’ı yaratmasına kadar uzandı. Daha sonra Wallpaper’ı satınca Winkreative adlı kreatif ajansını kurdu.

Mart 2007’de ise Monocle dergisini kurdu, bir dergi markasının dergicilikten ne kadar öteye gidebildiğini ve nasıl bir basın devi yaratılabileceğini gösterdi. Bunu tamamen bağımsız yaptığı için, derginin büyük bir kısmını advertorial’lara ayırdı, seçtiği şehri, markayı popüler hale getirmeyi başardı, ajansının müşterilerini zaman zaman kayırdı, buna rağmen dergiyi ve düzenledikleri etkinlikleri o kadar iyi paketleyerek sundu ki, bugün Monocle Cafe’den Monocle 24 Radio’ya, hatta dergiyi okumaktan çok elinde Monocle çantasıyla dolaşmaktan hoşlanan bir kitleye de hitap etmeyi başarıyor.

Müthiş bir pazarlama zekası var ve bunu yaparken de son derece rafine durmayı başarıyor. Belli bir kesim onun dergilerini kutsal kitap olarak kabul ediyor, her önerdiğini denemeye çalışıyor.

Haberin Devamı

Ben bunları düşünürken, beklentimin aksine son derece mütevazı oturuyor karşıma.

“Bölgesel bir merkez”

“İstanbul yalnız değil”

Konuşmaya Türkiye ve tabii İstanbul’la başlıyoruz. İstanbul’un “mutlaka görülmesi gereken şehir”den tehlikeli şehir haline gelen, yurt dışındaki algısını konuşuyoruz. Bu algı değiştirilebilir mi?

“Bir düğmeyle açıp kapamak mümkün değil. Zihniyet meselesi bu” diyor: “Türkiye şu anda bulunduğu yer yüzünden de zor günler geçiriyor. Londra’da oturup Türkiye nasıl olmalı sorusuna cevap veremem tabii. Ama ben daha modern haline dönmesini isterim, diğer tarafa giderse kötü. Bence her şeyin merkezinde geçmişten ders alıp Atatürk ilkelerini benimsemek ve en önemlisi laik kalmak yatıyor. Çünkü İstanbul farklı medeniyetlerin, ideolojilerin merkezi, bir arada olabildiği bir şehir. Son 15 yılda daha da uluslararası olmuştu, kültür sanat, moda, turizm alanlarında gelişmişti. Hatta bölgesel bir merkez oldu, Atinalıların, Beyrutluların hafta sonu destinasyonu oldu. Şimdi her şey bıçak sırtında, oteller boş, restoranlar zor durumda. Şu anda İstanbul için sihirli iksir yok.”

Haberin Devamı

Ardından da ekliyor: “Paris’e gittiğimde kendimi güvende hissediyor muyum, polisler, askerler, tanklar arasında? Hayır, İstanbul’da da öyle. İstanbul için iyi haber, İstanbul artık yalnız değil, Fransa’da da Almanya’da da terör var. Bunun için ülkelerin güvenlik ve istihbarat meselesini çözmeleri gerekiyor, turizm tanıtımlarından önce.”

Yeni lüks: İstikrar ve güvenlik

“Yeni lüks, güvenlik mi?” diyorum. “Evet, istikrar ve güvenlik” diyor: “Terör eskiden de vardı ama güvenlik güçleri ya da hükümet hedef alınırdı, şimdiki gibi sokaktaki vatandaş değil. Avrupa’da en güvenli yer Lizbon, bu yüzden yükselişte.”

“Portekiz sizin müşteriniz mi?” diyorum hemen. Gülüyor. “Yani Winkreatif’in” diyorum.

Autoban’dan Stepevi’ne birçok Türk markası da Winkreatif’in müşterisi olarak dünyada tanındı. Gülmeye devam ediyor. “Henüz değil” diyor ama belli ki bu sayıdan sonra Portekiz müşterisi olacak. “Portekiz hükümetiyle değil, Fransız inşaat firmalarıyla toplantı için oradaydık, Fransızlar artık Lizbon’a taşınıyor” diye ekliyor.

“Brexit bir zaman kaybı”

Konu Brexit’a geliyor, “Güvenlik alanından çıkmanın çok iyi olduğunu düşünen de var ama ben büyük bir zaman kaybı olduğunu düşünüyorum” diyor: “Kendi evine çıkmak gibi bir şey bu. Kendi kurallarını koymak çok hoşuna da gidebilir ama çatı akmaya başlarsa, doğalgaz kesilirse, kirayı ödeyecek para bulamazsan o zaman tam bir kabusa dönüşür. Biz de henüz plan görmedik. Boş bir beyaz sayfa dışında. Theresa May’in verdiği beyaz kağıdı ben uçakta yazabilirdim.”

Kendi şirketi için seçenekleri değerlendirmeye başladığını anlatıyor. İşini bölmeyi, bir ayağının Avrupa Birliği’nde olmasını istediğini söylüyor. “Zürih’te de bir merkeziniz yok mu zaten?” diye soruyorum. “Evet” diyor. Midori House’un kira sözleşmesi bitince buradaki ekibi başka şehirlere dağıtmayı düşündüğünden bahsediyor. Bu arada Monocle İstanbul ofisinde sorunlar yaşasalar da kapatmayacaklarını belirtiyor.

Not: Monocle ve dergicilik üzerine konuşmamız salı günü Milliyet’te devam edecek.

“Ben daima iyimserim”

“İstanbul yalnız değil”

Taylor Brule ile dünya sorunlarını masaya yatırdıktan sonra ona “İyimser misiniz?” diye soruyorum. “Ben insani duyguların galip geleceğine inanıyorum. Kötümser olsam basılı dergi yapmazdım. Ben daima iyimserim. Medya bazen çok negatif” diye cevap veriyor.

Bir saati geçiyor sohbetimiz, arada ekibi gelip sayfaları gösteriyor, kapağa bakması lazım. “Gel birlikte bakalım” diyor. Tyler’ın en üst kattaki ofisinden aşağı iniyor, yazı işleri masasına oturuyoruz. Sonra beni Monocle 24 Radio’nun müdürüyle tanıştırıyor, “Radyoda Türkiye yorumları yapsın” diyor. “Bu karga sesle mi?” diyecek oluyorum, sonra hevesini kırmamaya karar veriyorum.

Ben onun peşinden o kadar koştum, şimdi sıra onda.