Türkiye’deki çağdaş sanat hayatını canlandıracak iki çok önemli gelişme oldu bu yıl. İki gelişme de Contemporary İstanbul ve fuarın kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli sayesinde oldu.
Contemporary İstanbul yönetiminin uzun zamandır yapmayı istediği bir şey gerçekleşti. İstanbul Bienali’nin açılışı ve Contemporary İstanbul aynı zamana denk getirildi. Büyük tarih 13 Eylül. Hatta aynı hafta Sakıp Sabancı Müzesi’nde Çinli aktivist sanatçı Ai Weiwei’nin de sergisi açılıyor.
“Bienal ve ticari görülen bir fuar aynı anda olmalı mı, olmamalı mı?” tartışmaları ise hâlâ devam ediyor. Oysa şu anda bu tartışmalar çok anlamsız. Önemli olan yabancı çağdaş sanat takipçilerini İstanbul’a getirebilmek. Madem İstanbul, Türkiye’nin vitrini diyoruz, madem şehre gelen turist sayısındaki azalmadan şikayet ediyoruz, o zaman bu tartışmalarla vakit kaybetme lüksümüz yok. Önemli olan yabancı sanat koleksiyonerlerinin, galerilerinin, sanatseverlerin şehre gelmesi ve hem çağdaş sanata hem de turizme katkıda bulunmaları. İşte bu yüzden Contemporary İstanbul ve İKSV’nin öncülüğünde tüm etkinlikleri birleştiren İstanbul Art Week’in eylül ayında gerçekleşecek olması çok önemli bir gelişme. Hepimiz için.
Bağ
Yiyecek-içecek dünyasının geleceği konuşulacak, bunun için önemli konuşmacıların katıldığı bir seminer düzenlenecek.
Üstelik hafta içi sabah 08.00’de başlayacak, öğlen 13.00’e kadar devam edecek.
Akademisyenlerden işletmecilere konuşmacılar da restoran, AVM, otel yöneticilerinden oluşan izleyiciler de sabah erken saatte hazır olacak deseler inanmakta güçlük çekerdim.
Saat daha 07.30’da Londra’da bir sinema salonunun kapısında diziliyor hem konuşmacılar hem izleyiciler.
Şaşırıyorum, bu disipline.
Portland Design’ın düzenlediği Wake-Up Call (Uyandırma Servisi) seminerinde izleyiciler arasında Metin Şen, Alper Yüceer, Cem Eriç gibi Türkiye’den tanıdık isimler de var.
Peki ama beni en çok hangi konuşmalar etkiliyor?
Bugün yeme-içme sektörünün geleceğini masaya yatırıyoruz Londra’da.
“Moda ve alışverişin yerini yemek aldı” diyor Portland Design’ın yöneticisi İbrahim İbrahim.
Onun için bu yıl ikincisini düzenledikleri ‘Wake-Up Call’ (Uyandırma Servisi) adlı seminerin konusunu yeme-içme sektörünün geleceğine ayırmışlar.
Geçen yıl ABD’li Perkins + Will tarafından satın alınan Portland Design, Londra merkezli bir tasarım ve trend ajansı aslında.
İstanbul ve Dubai’de şubeleri var.
‘Wake-Up Call’un da Londra’dan sonra İstanbul ve Dubai’ye gitmesi planlanıyor.
‘Crowdfunding’le kahve zinciri kurulur mu?
Daha izlemeden beni heyecanlandıran iki konu var.
Reina’dan sonra Galatasaray Adası’nın yıkımını da üzülerek izledik. Kim bilir kaçıncı kez izliyoruz benzer görüntüleri...
Evet, Galatasaray Adası’nın eski halinden eser kalmamış, tıpkı İstanbul gibi ada da çirkin yapılaşma kurbanı olmuştu.
Ama bu durum, sanıldığı gibi son işletme Suada’yla da başlamamıştı aslında.
İstanbul sosyal hayatına bir dönem damga vuran, çok sevdiğim buz’du, ne yazık ki adadaki ilk değişimi başlatan.
O dönem çok yazdık, zevkine bu kadar güvendiğimiz mimarlar ve mekân sahipleri bunu nasıl yapabilir diye, ama baştan önlem alınacağına, düzeltmeye çalışılacağına, daha da kötüye gitti adadaki yapılaşma.
‘Eklentiler’in sayısı giderek arttı.
E, durum böyle olunca kaçınılmazdı tabii, gelen kalabalığın da değişmesi.
Londra Tasarım Müzesi Direktörü Dejan Sudjic, Lord Norman Foster’ı Cartier sergisi için ikna ederken mimarın en büyük ilgi alanı olan uçaklardan girmiş konuya. Ben de kendisinin izinden, havacılıkla giriyorum konuya. Mimari gibi statik ve limitli alanlarla sınırlanmış bir alanın efsanelerinden biri olup da uçmakla bu kadar ilgili olması beni şaşırtıyor.
Norman Foster sanıldığı gibi sadece özel uçağı ve helikopteri olan biri değil; pilotluk eğitimi de almış ve kendi uçmayı da seviyor. “Mimari, değerlerin ifade ediliş şekli benim için. Uçakların her şeyden bağımsız, ayrı bir perspektif açması, kendi ağırlığı yokmuş gibi olması ama kendi içinde kendi havası, suyuyla ayrı bir sistem olması beni büyülüyor” diye başlıyor anlatmaya. Sonunda özetliyor: “Bağlantılar hep ilgimi çekti, kentsel yaşam, binalar, sanat, moda arasındaki bağlantıyı daima ilginç buldum. Bu sergi de onu genişletmemi sağladı.”
“İstanbul hakkında ahkam kesecek bilgim yok”
Foster başka şehirler hakkında konuşurken temkinli. İstanbul’a birkaç kez geldiğini ama fikir yürütebilmek için yeteri kadar bilgisi olmadığını söylüyor kibarca. Oysa İstanbul’da Address otel projesini Foster and Partners şirketi yürütüyor. Daha önce
Cartier gibi tarihi olan bir saat ve mücevher markası, Norman Foster küratörlüğünde Londra Tasarım Müzesi’nde sergi açıyor haberini duyar duymaz Norman Foster’la röportaj talebinde bulundum.
Az sayıda röportaja giderken bu kadar heyecanlandım, hakkında her bilgiye hakim olmak için ‘sürdürülebilirlik’ konulu TED konuşmasından röportajlarına her şeyi dinledim, okudum, hatmettim.
Hem yaşına, tecrübesine, yaptıklarına saygı duyduğum için hem de tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmediğim, her an karşımda bilgi ve birikimiyle bana tepeden bakabilecek biri olacağını düşündüğüm için.
Oysa daha kapıda tanışır tanışmaz belli oldu.
Röportaj öncesi Foster and Partners’ın iletişim müdürü Katy Harris, ne kadar uzun yıllardır Norman Foster’la birlikte çalıştığını anlattı, zaten partnerlerden biri de ta kendisi.
Norman Foster’ı Cartier’yle bir araya getiren ise Tasarım Müzesi’nin direktörü Dejan Sudjic.
Kendisi daha önce İstanbul’da da sergi küratörlüğü yaptığı için İstanbul’u iyi biliyor ve hatta son kitabı ‘Şehirlerin Dili’nde İstanbul’a, Taksim Meydanı’na geniş yer vermiş.
Önce Reina’nın yerle bir olmuş fotoğrafları, sonra Etiler Şamdan’ın eşyalarının icradan satışa çıkacak olması ve sonra da Mert Vidinli’nin Topağacı’nda hızla yayılan meyhanelerden şikâyeti ve İzzet Çapa’nın eğlence sektörünün içinden gelen birinin eğlence mekânlarına karşı olmamalı, tam tersine, mekânları yaşatmalı eleştirisi....
Aslında sadece dünkü gelişmeler İstanbul yeme-içme ve eğlence hayatını özetliyor.
Üzücü ama gerçek.
Reina bu sonu hak etmedi!
Reina’yı seversiniz sevmezsiniz, giderdiniz gitmezdiniz o ayrı, ama kabul etmek lazım, Reina yabancı turistlerin İstanbul’a geldiğinde ilk gittiği mekânlardan biriydi.
Konumuyla, manzarasıyla dünyada eşi benzeri olmayan bir restoranlar ve gece kulübü alanıydı.
Yılbaşı gecesi yaşananlar hepimizi derinden etkiledi ama daha o zaman karar vermiştik, yılmayacaktık, vazgeçmeyecektik, mekânların yaşaması önemliydi, sadece sosyal hayat için değil ekonomi için de...
Kaç kişiye istihdam yaratıldığından tutun, ne ölçekte bir ekonomi sağladığından, nasıl bir turizm katkısına neden olabildiğine çok kapsamlı bir konu bu.
Geçen yıl maçtan geriye kalan en sevimli manzara ise Tan Sağtürk Akademi’nin eğittiği ‘Oyunda Kal’ çocuklarının danslarıydı.
‘Oyunda Kal’, Şahenk İnisiyatifi’nin bir platformu.
Çocukları ve gençleri, zararlı alışkanlıklardan uzak tutarak spora ve basketbola yönlendiriyor.
Euroleague’in sosyal sorumluluk programı ‘One Team’ ile birlikte eğitim ve spor projelerini Avrupa’ya taşıyor.
Türkiye’de iki yılda 42 basketbol sahası yenilemişler, Atina’da ve Berlin’de de yeni sahalar açmışlar.
Darüşşafaka Doğuş Basketbol Yöneticisi İbrahim Kutluay da projenin elçisi. Bakarsınız, bu gidişle ‘Oyunda Kal’ çocuklarını da yakında Euroleague Final Four maçlarında izleriz.
İstanbul’a gelecek dedik, geldi!
Final Four İstanbul’a gelecek demiştik geçen yıl.