İstanbul gece hayatının önde gelenleri bir doğum günü kutlaması vesilesiyle Bomontiada’da Kiva’da bir masa etrafında toplanmış. Masada işletmeciler, müdavimler, DJ’ler var. Durum böyle olunca, söz ister istemez Bodrum-Çeşme gelişmelerine geliyor. Her yazın hararetli tartışması “Bodrum mu, Çeşme mi?” son yıllarda Yalıkavak ve Alaçatı üzerinden yapılıyor. İstanbullular Alaçatı’yı keşfettiğinden beri böyle en azından. Yine de artık durum farklı, Bodrum’a giden mutlaka Çeşme’ye de gidiyor bir hafta sonu. Ama kim nereye giderse gitsin, herkesin aklı diğerinde kalıyor.
Peki bu yaz hangi plajlar öne çıkacak, kimler hangi beach’lerde boy gösterecek? Bodrum’la başlıyoruz. Bodrum, Alaçatı’nın yükselişiyle kan kaybetti. Bunu baştan kabul etmek lazım. Daha sonra Yalıkavak Marina’da yeni açılan sonsuz mekanla Türkbükü de gözden düştü. Ama Bodrum’un farkı, Bodrum’da herkesin yaşadığı ayrı bir Bodrum olması. Ayrıca Amanrüya, Mandarin Oriental, Nikki Beach, Blue Marlin, Zuma, Four Seasons gibi uluslararası markalardan sonra Banyan Tree ve Six Senses markaları da Bodrum’a çıkarma yaptı.
Bodrum klasikleri ve yeniler
İstanbul eğlencesi isteyene Hazine: Bu yaz Bodrum’daki en büyük yenilik, Cihangir’deki
Her şey bir kutu çikolatayla başladı” diyorlar Montreux Caz Festivali için.
Gerçekten de öyle oluyor, müzisyenlerle dostluğuyla ve çılgın partileriyle bilinen Claude Nobs bundan tam 51 yıl önce New York’ta bir müzik şirketinin kapısını çalıyor, “Patrona İsviçre’den çikolata getirdim” diye.
Randevusuz kabul etmiyor Atlantic Records’ın kurucusu Ahmet Ertegün, ama Nobs o kadar uzun bekliyor ki sonunda patrona ulaşıyor ve Montreux Caz Festivali için istediği desteği alıyor.
İsviçre’nin de katkısıyla Montreux’yü bir festival şehri haline getiriyor.
Gidip görünce anlıyorsunuz, bizim festival dediğimiz birçok etkinliğin festivalle ilgisinin olmadığını.
Montreux’de tam 16 gün boyunca festivalle yatılıp festivalle kalkılıyor.
Şehrin her yeri panayır yerine dönüşüyor.
Mimar Frank Gehry, Guggenheim Müzesi’yle Bilbao’yu görülmesi gereken yerler arasına soktu.
İstanbul için de bir proje çizdi ama projesi uygulanamadı.
Gehry’nin son eserlerinden Paris’teki Fondation Louis Vuitton ise açıldığı günden beri neredeyse Eyfel Kulesi kadar ilgi çekiyor.
Fondation Louis Vuitton, LVMH grubunun sahibi Bernard Arnault’nun efsane mimar Frank Gehry imzalı müzesi.
Arnault ve Gehry 2001’de görüşmeye başlamışlar, Arnault Bilbao’daki Gehry imzalı Guggenheim Müzesi’ni gezip de çok etkilendikten sonra.
Bizde ise Suna ve İnan Kıraç, Tepebaşı’ndaki TRT binasının yerinde bir müze yapmak için Gehry’ye proje çizdirdi.
Gehry, İstanbul’a gelip gitti ama izinler alınamadığı için proje gerçekleşemedi.
O dönemde Kıraç ailesi TRT binasının yerini almaya çalışırken, Gehry de Paris’te Fondation Louis Vuitton için çalıştığını resmen açıkladı.
Aylar öncesinden hazırlıklar başlıyor.
Davetiyenin yanında birkaç sayfalık bir ‘dress code’ listesi var, giyim kuşam kurallarını ayrıntılı anlatan.
Erkeklerin işi ne kadar kolay diye düşünüyorum.
Belli takımlar dikiliyor ya da kiralanıyor, herkes tek tip şapka takıyor.
Kadınlarda durum daha komplike.
Elbiseler çok açık olmayacak, hem şık hem ölçülü olacak, straples, askılı, transparan vs kesinlikle yasak.
Şapkaya gelince, kadınlar istedikleri kadar çılgın seçimler yapabiliyor. Gönül isterdi ki, Ascot’a hazırlanacak zaman olsun, ne giyeceğimizi uzun uzun düşünebilelim, harika kombinler yapabilelim, sevdiğimiz tasarımcıların başka hiçbir yerde takamayacağımız şahane şapkalarından takalım.
Ama öyle olmadı tabii.
Bayram nedeniyle sadece güney kıyılarımızı değil, aynı zamanda komşuyu da şenlendirdik. İşte hızlandırılmış bir Yunan adaları turu
Yıllar önce Kos’taki bir restoranın sahibi yüzüme vurmuştu acı gerçeği: “Sizi bilmem ama bize bayram oldu gerçekten.” Hayır, Türklerin meşhur uğrak yerleri Simi’deki Manos, Leros’taki Mylos ya da Mikonos’taki Nammos’un sahiplerinden değildi bunu söyleyen. Malum, bir yer tutturduk mu suyunu çıkarana kadar vazgeçmeyiz. Çok memnun kalmasak bile tanınıyorsak, “Her zamankinden mi?” diye karşılanıyorsak hemen müdavimi oluruz oranın. Ama artık birkaç adadan fazlasını kalkındırıyoruz.
Akın akın gidilen Yunan adalarında minik bir tura çıkıyoruz. Eskiye dönüş yapıyoruz, en popülerlere değil, bir zamanlar en sevdiklerimizle ve hâlâ sık sık gittiklerimizle devam ediyoruz. Bodrum’dan Kos’a, Leros’tan Marathi’ye, Delos’tan Mikonos’a uzanıyoruz.
Çeşme’ye benziyor
Ulaşımı en kolay ada Kos. Bodrum’dan iki alternatif var; ya özel bir tekneyle ya da Kos feribotuyla gidiliyor. Kos’ta Osmanlı etkilerini, camileri hâlâ görebiliyorsunuz. Kos, Çeşme’ye benziyor. En önemli fark, gittiğiniz en sıradan kahvede bile çok iyi servis alabilmeniz, hem de bizdekinden ucuz fiyatlara.
Ad
Tatile mi gitmeli, şehirde mi kalmalı?
İşte bütün mesele bu.
Bodrum, Çeşme tıklım tıklım, Mikonos’ta sadece Türkçe konuşmalar duyuluyor, Londra’dan Los Angeles’a nereye baksanız Türkiye’den bir tanıdık karşınıza çıkıyor. Havaalanları, otoyollar her yer kalabalık, ne insan trafiğine ne araç trafiğine tahammülünüz yok.
E, en iyisi şehirde kalıp şehrin tadını çıkaralım o zaman, diyorsunuz.
Evet, İstanbul boşken de şahane.
Trafiksiz şehirde cirit atmak mümkün, sıradan bir günde saatlerce yolda sürüneceğiniz bir yere şimdi neredeyse ışınlanarak gitmek mümkün.
Ama bünye alışmış, bir süre sonra fazla sükûnet de iyi gelmiyor.
Ama herkes de bir yerde diye söylenmeye başlıyorsunuz o zaman da.
Önümüz bayram, konu dönüp dolaşıp tatil yerlerine geliyor.
Bodrum mu Çeşme mi tartışmaları son hızla devam ediyor.
Malum, yıllarca Bodrum’u St. Tropez’yle karşılaştırdık, Çeşme’yi İbiza’yla...
En başarılı işletmeciler Bodrum’u St. Tropez’ye, Çeşme’yi İbiza’ya benzetmeye kalktı, “O zaman yabancı turist neden onlar dururken bize gelsin?” sorusunu kale almadı.
Sonunda St. Tropez, İbiza ve Mikonos’un tanınmış markaları geçen yaz Bodrum’da şube açtı.
Peki ama Bodrum’u, Çeşme’yi ve diğer tatil destinasyonlarımızı ve onların karakteristik mekânlarını markalaştırmak yerine neden yabancı markaları ayağımıza getirdik?
Sonra da gösterişli mekânlara “Lüks ama ruhsuz” deyip, vasat yemeklere, kötü servise burun kıvırıp, fahiş fiyatlara dayanamayıp Yunan adalarına kaçtık.
Geçen yaz, pazartesi detoksa başlıyorum dediğimde herkes güldü.
Bayramda, Bodrum’da, Ramazan sonrası olduğu için...
Herkesin kendini gezmeye-eğlenceye verdiği günlerde, yeme-içmede limitler zorlanırken, Şeker Bayramı diye tatlı krizlerine hazır bahane bile varken...
Zoru severim demiş, gülüp geçmiştim.
Daha Bodrum’a gelmeden, kararımı bile vermiştim, Bodrum’da eve servis edilen detoks kutularına başlamaya.
Hem bir yere kapalı kalma zorunluluğu yoktu, hem gün boyu yiyeceğim içeceğim her şey önüme hazır gelecek, hem de bunu yaparken bütün toksinlerden arınacağım diye düşünmüştüm.
Zaten, tatilin ilk hafta sonunu son hızla bütün yeni açılan plajları, restoranları gezmeye ve denemeye ayırdıktan sonra bünye hem bir yeme-içme detoksuna hem de sosyal hayat detoksuna ihtiyaç duyuyordu.
Yine de kolay olmadı tabii.